Avrupa Birliği’nin, Raffaele Fitto’yu “Kıbrıs Özel Temsilcisi” sıfatıyla adaya göndermesini yalnızca diplomatik bir ziyaret olarak okumuyorum. Bana göre bu hamle, yıllardır değişmeyen bir zihniyetin yeni bir tezahürüdür. Çünkü Avrupa Birliği, Kıbrıs meselesinde taraf olduğunu defalarca ortaya koymasına rağmen hâlâ hakem rolünü oynamaya çalışıyor. İşte asıl çelişki de burada başlıyor.
Meşruiyeti Olmayan Bir Temsil
Ortada dikkat çekici bir gerçek var. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bile Kıbrıs konusunda “özel temsilci” atamaktan özellikle kaçınırken, Avrupa Birliği’nin kendisini bu kadar geniş bir yetkiyle sahaya sürmesi hangi hukuki ve siyasi zemine dayanıyor?
Daha da önemlisi, bu görevlendirme yapılırken Kıbrıs Türk tarafının iradesi tamamen yok sayıldı. Güney Kıbrıs’ın talepleri esas alındı, Türk tarafının görüşü ise adeta yok hükmünde kabul edildi.
Ben, bunun adına diplomasi değil, siyasi dayatma diyorum.
Bir tarafın rızasını alıp diğer tarafı görmezden gelerek oluşturulan hiçbir mekanizma tarafsız olamaz. Böyle bir temsilcilik, daha doğduğu gün meşruiyet tartışmasının merkezine oturmuştur.
Taraf Olan Hakem Olamaz
Avrupa Birliği’nin bugün Kıbrıs konusunda tarafsızlık iddiasında bulunmasını samimi bulmuyorum.
Çünkü hafızamızı biraz geriye sardığımızda karşımıza 2004 yılı çıkıyor.
Rum tarafı, Annan Planı’nı reddetmesine rağmen ödüllendirildi. Kıbrıs Türk halkı ise çözüm iradesi göstermesine rağmen cezalandırıldı. Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tek taraflı olarak üyeliğe kabul ederek yalnızca tarihi bir hata yapmadı; aynı zamanda Kıbrıs meselesindeki tarafsızlığını da kendi eliyle ortadan kaldırdı.
Bugün yaşanan güven krizinin temelinde işte o karar yatıyor.
Şimdi aynı Avrupa Birliği’nin çıkıp çözüm üretme iddiasında bulunması bana göre ciddi bir inandırıcılık sorunu taşıyor.
Çözüm Mü İstiyorlar, Statükoyu Mu Koruyorlar?
Avrupa Birliği gerçekten çözüm isteseydi, önce yıllardır Kıbrıs Türk halkına verdiği sözleri yerine getirirdi.
Ekonomik izolasyonlar…
Doğrudan ticaret engelleri…
Uluslararası spor organizasyonlarından dışlanma…
Kültürel ve akademik alanlarda karşılaşılan haksızlıklar…
Bütün bunlar hâlâ devam ediyor.
Peki, Avrupa Birliği bunların hangisini ortadan kaldırabildi?
Neredeyse hiçbirini.
Çünkü Güney Kıbrıs’ın vetosu devreye girdiğinde Avrupa Birliği’nin bütün söylemleri anlamını yitiriyor. Oy birliği sistemi, Brüksel’in hareket alanını kilitliyor; sonuçta bedeli yine Kıbrıs Türk halkı ödüyor.
Böyle bir tablo ortadayken yeni temsilciler atamak, bana göre sorunun çözümüne değil, yalnızca diplomatik vitrine hizmet ediyor.
Adadaki Gerçek Değişmedi
Artık herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek var.
Kıbrıs’ta iki ayrı halk vardır.
İki ayrı demokratik irade vardır.
İki ayrı devlet yapısı vardır.
Bu gerçeklerden kaçmak, siyasi romantizmdir; çözüm üretmek değildir.
Yıllardır aynı söylemler tekrarlandı, aynı ezberler dillendirildi. Sonuç değişmedi.
Çünkü gerçekleri inkâr ederek barış inşa edilemiyor.
Egemen Eşitlik Olmadan Kalıcı Çözüm Mümkün Değildir
Ben, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözümün ancak tarafların egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesiyle mümkün olacağına inanıyorum.
Bir tarafı devlet, diğer tarafı toplum olarak gören anlayışın bugüne kadar başarı üretemediği ortadadır.
O halde neden aynı başarısız yöntemlerde ısrar ediliyor?
Bunun cevabı da aslında çok açık.
Çünkü bazı çevreler çözümü değil, mevcut statükoyu yönetmeyi tercih ediyor.
Önce Aynaya Bakın
Avrupa Birliği bugün gerçekten Kıbrıs’ta barışa katkı sunmak istiyorsa, önce kendi siciline bakmalıdır.
Önce tarafsızlığını neden kaybettiğini sorgulamalıdır.
Önce Kıbrıs Türk halkına verilen sözlerin neden tutulmadığını açıklamalıdır.
Bunları yapmadan atılacak her adım, gönderilecek her temsilci ve yapılacak her ziyaret, Kıbrıs Türk halkının gözünde siyasi bir karşılık bulmayacaktır.
Çünkü adil olmayan bir aktörün arabuluculuğu da adil olmaz.
Ve unutulmamalıdır ki, Kıbrıs meselesinde çözümün önündeki en büyük engellerden biri, yıllardır taraf olup hakemlik yapmaya çalışanların yarattığı güven bunalımıdır.
