Kadın haklarını savunmak başka, tarihi siyasete alet etmek başka…
Avrupa Parlamentosu’nda bir komisyon düşünün…
Adı Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonu.
Yani görevi; kadınların haklarını savunmak, eşitliği güçlendirmek, ayrımcılıkla mücadele etmek, insan onurunu korumak ve Avrupa’nın demokratik değerlerini ileri taşımak.
Ne var ki söz konusu Kıbrıs olduğunda, insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:
Kadın hakları adına hareket eden bir Avrupa kurumu, neden yarım asırdır çözülemeyen bir siyasi ihtilafın tarih anlatısına taraf olmayı tercih ediyor?
Üstelik bunu bütçe üzerinden yaparak…
Avrupa Parlamentosu’nun Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonu’nun 2027 AB bütçesine ilişkin görüşünde, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alan bir sözde anıt için kaynak ayrılması yönündeki tavsiyenin gündeme gelmesi, işte tam da bu nedenle yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele değildir.
Bu, Avrupa’nın kendi değerleriyle kurduğu ilişkinin de sorgulanması gereken bir noktadır.
Çünkü demokrasi, işinize geldiğinde hatırladığınız; işinize gelmediğinde rafa kaldırdığınız bir kavram değildir.
TARİHİ KİM YAZACAK?
Kıbrıs meselesi, birkaç cümlelik siyasi sloganlarla açıklanabilecek kadar basit değildir.
1963’ten 1974’e uzanan süreçte Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı acılar, yerinden edilmeler, saldırılar ve güvenlik sorunları; 1974 öncesinin bütün tarihsel bağlamı birlikte değerlendirilmeden sağlıklı biçimde anlaşılamaz.
Avrupa Parlamentosu ise zaman zaman bu karmaşık tarihi tek taraflı bir anlatının içine sıkıştırıyor.
Böyle olunca ortaya tarih çıkmıyor.
Siyasi propaganda çıkıyor.
Bir tarafın acısını büyütürken diğer tarafın acısını görünmez kılmak, tarihçilik değildir.
Bir toplumun hafızasını tanırken diğer toplumun hafızasını yok saymak, insan hakları değildir.
Ve bir tarafın anlatısını “hakikat”, diğer tarafın anlatısını “propaganda” kabul etmek, demokrasi değildir.
1974’Ü SADECE BİR TARİHTEN İBARET SANMAK
Avrupa Parlamentosu’nun çeşitli belgelerinde 1974 olaylarına ilişkin Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında son derece ağır ifadeler kullanıldığı görülüyor. Parlamento, Kıbrıs konusunda iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelindeki çözümü savunuyor ve Türkiye’nin mevcut yaklaşımını eleştiriyor.
Elbette Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi eleştirme hakkı vardır.
Elbette hiçbir ülke veya kurum eleştirinin üzerinde değildir.
Fakat sorun tam da burada başlıyor:
Eleştiri ile siyasi tarafgirlik arasındaki çizgi nerede kayboluyor?
1974’ü konuşacaksak 1963’ü de konuşmak gerekir.
1974’te yaşananları konuşacaksak, 1974’e giden yolu da konuşmak gerekir.
Türklerin yaşadığı acıları görmezden gelip yalnızca Rum toplumunun yaşadığı travmalar üzerinden bir tarih inşa etmek, Kıbrıs’ın tamamını anlatmak değildir.
Bu, Kıbrıs’ın yalnızca bir bölümünü anlatmaktır.
BİR ANIT, BAZEN SADECE BİR ANIT DEĞİLDİR
Anıtlar hafızadır.
Toplumlar yaşadıklarını anıtlarla, müzelerle, mezarlarla, kitaplarla ve hikâyelerle gelecek kuşaklara aktarırlar.
Fakat anıt aynı zamanda siyasetin de en güçlü araçlarından biri olabilir.
Çünkü bir anıt yalnızca geçmişi hatırlatmaz.
Geçmişin nasıl hatırlanması gerektiğini de söyler.
İşte bu nedenle, bir Avrupa Birliği bütçesinin böyle tartışmalı ve taraflardan birinin diğerini suçladığı bir tarih anlatısına kaynak sağlaması son derece ciddi bir meseledir.
Çünkü burada artık yalnızca bir taş yapıdan söz etmiyoruz.
Avrupa’nın hangi tarih anlatısını desteklediğinden söz ediyoruz.
Bir Avrupa kurumu, tartışmalı bir tarihsel meselede taraflardan birinin anlatısını destekleyen bir finansman mekanizmasına dönüşürse, kendisini “hakem” konumundan çıkarıp tartışmanın taraflarından biri haline getirir.
Peki kadınların hakkı nerede?
İşin belki de en ironik tarafı burada.
Komisyonun adı:
Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonu.
Avrupa Parlamentosu’nun kendi belgelerinde de Kıbrıs misyonunun kadınlar ve kız çocukları üzerindeki çatışma ve çatışma sonrası travmalara odaklandığı görülüyor.
Peki o halde neden Kıbrıs Türk kadınlarının yaşadığı travmalar aynı hassasiyetle ele alınmıyor?
Neden tarihsel hafızanın tamamına ulaşılmaya çalışılmıyor?
Neden Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı korku, göç, kayıp ve güvenlik sorunları aynı görünürlükte tartışılmıyor?
Eğer gerçekten amaç kadınların haklarını savunmaksa, kadının milliyeti olmamalıdır.
Türk kadını da Rum kadını kadar değerlidir.
Kıbrıslı Türk bir annenin acısı da Kıbrıslı Rum bir annenin acısı kadar gerçektir.
Bir çocuğun gözyaşının pasaportu yoktur.
İşte Avrupa’nın sınavı tam da budur.
DEMOKRASİ ÇİFTE STANDARTLA YAŞAYAMAZ
Avrupa Parlamentosu kendisini demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve eşitlik değerlerinin savunucusu olarak konumlandırıyor.
Peki demokrasi nedir?
Çoğunluğun istediğini azınlığa kabul ettirmesi mi?
Güçlü olanın tarih anlatısının zayıf olanın hafızasının üzerine yazılması mı?
Yoksa her iki tarafın da kendi acısını anlatabilmesine imkân vermek mi?
Eğer demokrasi ikincisiyse, Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs politikası ciddi bir muhasebeye ihtiyaç duyuyor.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir.
Demokrasi aynı zamanda başkasının hafızasına tahammül edebilme erdemidir.
AVRUPA’NIN KIBRIS’TA BİR “TARAFI” MI VAR?
Asıl soru budur.
Avrupa Birliği Kıbrıs meselesinde çözüm mü istiyor?
Yoksa mevcut siyasi dengeler içinde Rum tarafının tezlerini güçlendiren bir aktör mü oluyor?
Avrupa Parlamentosu’nun 2027 bütçe sürecindeki bu tartışma, işte bu soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Çünkü Avrupa Parlamentosu’nun resmi prosedüründe FEMM Komisyonu 2027 bütçesi kapsamında görüş veren komisyonlardan biri olarak yer alıyor.
KKTC Dışişleri Bakanlığı da 3 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, söz konusu yaklaşımın tarihi gerçekleri siyasallaştırdığını ve AB kurumlarının tarafsızlık ve adalet ilkelerinden uzaklaşarak Rum tarafının propagandasına araç haline gelme riski taşıdığını belirtti.
Peki; Avrupa Parlamentosu gerçekten çözümün parçası mı olmak istiyor, yoksa Kıbrıs’taki bölünmüşlüğün siyasi hafızasını mı besliyor?
“DEMOKRASİ HAVARİLİĞİ” İNANDIRICILIĞINI KAYBEDER
Avrupa Parlamentosu’nun en büyük sermayesi ordusu değildir.
Ekonomik gücü de değildir.
İtibarıdır.
Avrupa’nın dünyaya söyleyebildiği en güçlü söz, “Biz demokratik değerleri savunuyoruz” sözüdür.
Ama bu sözün bir şartı vardır:
O değerleri kendiniz için değil, herkes için savunacaksınız.
Eğer insan hakları yalnızca Avrupa’nın sevdiği toplumların haklarıysa…
Eşitlik yalnızca Avrupa’nın siyasi tercihleriyle uyumlu taraflar için geçerliyse…
Demokrasi yalnızca Avrupa’nın kabul ettiği tarih anlatısına izin veriyorsa…
O zaman ortada demokrasi değil, seçici bir demokrasi anlayışı vardır.
Ve seçici demokrasi, eninde sonunda demokrasi fikrinin kendisine zarar verir.
Avrupa Parlamentosu tam da bu nedenle dikkatli olmak zorundadır.
Çünkü her Türkiye ve Türk karşıtı karar Avrupa’nın gücünü artırmaz.
Bazen tam tersine, Avrupa’nın inandırıcılığından bir parça daha götürür.
KIBRIS TÜRKLERİ AVRUPA’NIN HAFIZASINDA NEDEN YOK?
Belki de en can yakıcı soru budur.
Avrupa Parlamentosu Kıbrıs’taki Rum toplumunun acılarını anlatmakta son derece hassas.
Peki Kıbrıs Türklerinin hafızası?
Nerede?
1963-1974 döneminde yaşananları anlatan kapsamlı bir Avrupa hafızası neden aynı güçte değildir?
Türk toplumunun güvenlik kaygıları neden çoğu zaman yalnızca siyasi bir tez olarak görülmektedir?
Kıbrıs Türklerinin “biz de vardık” demesinin Avrupa’daki karşılığı nedir?
Bir toplumun hafızasını yalnızca diğer toplumun anlatısının dipnotu haline getirmek, Avrupa’nın savunduğunu söylediği çoğulculuk ilkesine ne kadar uygundur?
TARAFSIZLIK LÜKS DEĞİL, ZORUNLULUKTUR
Kıbrıs’ta kalıcı çözüm isteniyorsa, Avrupa’nın yapması gereken taraflardan birinin tarih anlatısını diğerine dayatmak değildir.
Tam tersine…
Her iki toplumun hafızasını aynı masaya koymaktır.
Rumların acısı konuşulacaksa Türklerin acısı da konuşulmalıdır.
Rumların kayıpları anılacaksa Türklerin kayıpları da anılmalıdır.
Kadınların uğradığı şiddet araştırılacaksa hangi taraftan olduklarına bakılmaksızın bütün kadınların yaşadıkları incelenmelidir.
Çocukların travmaları konuşulacaksa çocukların etnik kimliği sorulmamalıdır.
İşte gerçek Avrupa değerleri budur.
AVRUPA PARLAMENTOSU’NA SON BİR SORU
Avrupa Parlamentosu gerçekten barış istiyorsa, önce hafızaların eşitliğini kabul etmek zorundadır.
Gerçekten demokrasi istiyorsa, yalnızca kendi politikalarına uygun görüşleri değil, karşıt görüşleri de dinlemek zorundadır.
Gerçekten kadın haklarını savunuyorsa, Kıbrıs Türk kadınlarının hikâyelerini de duymak zorundadır.
Gerçekten insan haklarını savunuyorsa, insan haklarını siyasi sınırların ve diplomatik tercihlerinin üzerine çıkarmak zorundadır.
Ve gerçekten Kıbrıs’ta çözüm istiyorsa, Rum-Yunan tezlerinin siyasi sözcüsü gibi davranmaktan vazgeçmek zorundadır.
Çünkü çözüm, taraflardan birinin kazanmasıyla değil, iki tarafın da kendisini güvende hissetmesiyle mümkün olacaktır.
AVRUPA, KENDİ AYNASINA BAKMALI
Bugün Avrupa Parlamentosu’nun önünde aslında Türkiye’den çok daha büyük bir mesele duruyor.
Kendi değerlerine sadık kalıp kalamayacağı meselesi.
Bir Avrupa kurumu tarihsel bir ihtilafın taraflarından birinin tezini bütçesiyle desteklediğinde, yalnızca Türkiye’yi kızdırmış olmaz.
Kıbrıs Türklerini de dışarıda bırakmış olur.
Ve daha önemlisi, kendi demokrasi iddiasına gölge düşürür.
Avrupa Parlamentosu’nun yapması gereken Türkiye’ye ders vermek değil, önce kendi tutarlılığını sorgulamaktır.
Çünkü demokrasi havariliği yapmak kolaydır.
Zor olan, demokrasiyi kendi siyasi konforunuzun dışında da savunabilmektir.
İnsan haklarından söz etmek kolaydır.
Zor olan, sizin sevmediğiniz insanların da insan haklarını savunabilmektir.
Eşitlikten söz etmek kolaydır.
Zor olan, karşı tarafın hafızasını da kendi hafızanız kadar değerli kabul etmektir.
Ve tarih yazmak kolaydır.
Zor olan, tarihi yalnızca kazananların değil, acı çeken herkesin hikâyesiyle yazmaktır.
Avrupa Parlamentosu bugün tam da bu sınavın karşısındadır.
Kıbrıs’ta taraf olmak yerine hakem olmak istiyorsa, önce dilini değiştirmelidir.
Propagandaya değil, gerçeğe yatırım yapmalıdır.
Tek taraflı hafızaya değil, ortak hakikate yönelmelidir.
Ve en önemlisi…
Kıbrıs Türklerini Avrupa’nın siyasi hafızasında bir dipnot olmaktan çıkarmalıdır.
Çünkü demokrasi, bir tarafı susturarak değil;
her iki tarafın da sesini duyurarak yaşar.
