• Biz Kimiz
  • Künye
logo
logo
  • Anasayfa
  • Haberler
    • Gündem
    • Mobil
    • Bilişim
    • Teknoloji
  • Yazarlarımız
  • Editörün Kaleminden
  • ICT MEDIA TV
  1. Anasayfa
  2. Editörün Kaleminden
  3. Deniz Milli Parklarından Mavi Vatan’a…
Deniz Milli Parklarından Mavi Vatan’a…

Deniz Milli Parklarından Mavi Vatan’a…

ICT Media ICT Media
19 Ağustos 2026 15:14
Paylaş

Türkiye’nin 16 Ağustos’ta Kuzey Ege ile Fethiye-Kaş açıklarında ilan ettiği iki Deniz Milli Parkı, ilk bakışta bir çevre koruma kararı gibi görünüyor. Oysa Doğu Akdeniz’den Ege’ye uzanan daha büyük tabloya bakıldığında, karşımızda yalnızca deniz ekosistemlerini korumaya yönelik bir idari düzenleme değil, Türkiye’nin denizlerdeki stratejik vizyonunun giderek daha fazla somutlaştığı yeni bir dönem bulunuyor.

Denizler artık yalnızca balıkların, mercanların, teknelerin ve enerji platformlarının bulunduğu mavi bir coğrafya değil.

Denizler; haritaların, hukuk metinlerinin, enerji projelerinin, kabloların, araştırma gemilerinin, doğal gaz sahalarının, güvenlik politikalarının ve devletlerin egemenlik iddialarının aynı anda yarıştığı yeni bir jeopolitik cephe.

16 Ağustos kararı tam da bu nedenle önem taşıyor.

Çünkü mesele yalnızca iki deniz alanının “milli park” ilan edilmesi değil. Asıl mesele, Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu Deniz Mekânsal Planlama anlayışının artık sahada idari uygulamalarla desteklenmeye başlamasıdır.

45 yıllık çevre politikasından deniz jeopolitiğine

Türkiye’nin deniz ve kıyı alanlarını koruma politikası dün başlamadı.

1980’li yılların sonlarından itibaren Ege ve Akdeniz’de çeşitli deniz ve kıyı koruma alanları oluşturuldu. Dolayısıyla bugünkü kararları yalnızca jeopolitik bir hamle olarak okumak eksik kalır.

Fakat 2026 Türkiye’sinin deniz politikası artık 1980’lerin Türkiye’sinden farklıdır.

Çünkü çevre politikası ile deniz mekânsal planlama, enerji güvenliği ve deniz yetki alanları politikası aynı zeminde buluşmaktadır.

İşte 16 Ağustos kararlarının gerçek ağırlığı burada ortaya çıkıyor.

Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla Kuzey Ege ve Fethiye-Kaş açıklarındaki alanların Deniz Milli Parkı statüsüne alınması, daha önce harita üzerinde gösterilen bir yaklaşımın somut bir idari düzenlemeye dönüşmesi anlamına geliyor. Resmî Gazete’de yayımlanan kararlarla iki alanın sınırları da belirlenmiş durumda. 

Başka bir ifadeyle;

Türkiye artık denizlerde yalnızca “hangi alanın kendisine ait olduğunu” söyleyen değil, o alanlarda hangi kamu politikasını uygulayacağını da gösteren bir devlet pratiği oluşturmaya çalışıyor.

Ankara ile Atina arasında “harita savaşı”

Bu gelişmenin geçmişini anlamadan bugünkü tabloyu okumak mümkün değil.

Yunanistan, 2024 yılında Ege ve İyon Denizi’nde iki büyük deniz parkı oluşturacağını açıkladığında Ankara’nın tepkisi gecikmedi.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı 9 Nisan 2024 tarihinde yaptığı açıklamada, özellikle Ege’deki deniz parklarının Ege sorunları ve egemenliği Yunanistan’a antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların statüsü bakımından hukuki sonuç doğuramayacağını vurguladı. (

Yunanistan 21 Temmuz 2025’te parkları ilan ettiğinde Türkiye’nin mesajı daha da netleşti: Ankara, kendi deniz alanlarında çevrenin korunmasına yönelik projelerini hayata geçireceğini açıkladı. 

Bugün geldiğimiz nokta tam da bu sürecin devamıdır.

Dolayısıyla Ankara’nın attığı adımı Atina’nın adımından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

Burada yeni bir rekabet alanı doğuyor:

Deniz mekânsal planlama.

Bir zamanlar deniz yetki alanları yalnızca hukukçuların, diplomatların ve denizcilerin tartıştığı teknik bir başlıktı.

Şimdi haritalar siyasal mesaj taşıyor.

Bir çizginin içine enerji sahası giriyor.

Başka bir çizginin içine deniz parkı.

Bir başka çizginin üzerinden elektrik kablosu geçiyor.

Bir başka bölgede sondaj gemisi çalışıyor.

Ve bütün bu faaliyetler zaman içinde devletlerin “fiilîuygulama” kapasitesini ortaya koyuyor.

Bir deniz parkı kıta sahanlığı yaratmaz; ama başka bir şey yaratabilir

Burada çok önemli bir hukuki ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bir devletin deniz alanını milli park ilan etmesi, uluslararası hukuk bakımından kendiliğinden kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge yaratmaz.

Ancak bunun anlamı, böyle bir kararın önemsiz olduğu da değildir.

Çünkü milli park statüsü, o alanda çevre denetimi, bilimsel araştırma, kamu düzeni, balıkçılık faaliyetlerinin düzenlenmesi ve ilgili diğer idari uygulamalar açısından devlet kurumlarının faaliyet yürütmesini mümkün kılar.

Dolayısıyla harita ile uygulama arasındaki mesafe kapanır.

Türkiye açısından kritik olan da budur.

Bugün bir koordinat listesi ve idari karar vardır.

Yarın bu koordinatların içerisinde bilimsel araştırma yapılır.

Balıkçılık düzenlenir.

Çevre denetimi gerçekleştirilir.

Sahil Güvenlik faaliyet yürütür.

Bilimsel araştırma gemileri bölgede çalışır.

Ve devletin deniz üzerindeki idari varlığı daha görünür hale gelir.

Uluslararası ilişkilerde haritanın tek başına söylemediği şeyi bazen uygulama söyler.

Fethiye-Kaş: Haritanın en hassas noktası

İki park arasında özellikle Fethiye-Kaş hattı dikkat çekiyor.

Çünkü burası Meis/Kastellorizo Adası çevresindeki deniz yetki alanı tartışmasının hemen yanı başında bulunuyor.

Türkiye uzun yıllardır Meis’in deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında yaratacağı etkiye ilişkin Yunanistan’ın yaklaşımını kabul etmiyor.

Atina ise adaların deniz yetki alanlarının belirlenmesinde daha geniş bir etkiye sahip olması gerektiğini savunuyor.

Dolayısıyla Fethiye-Kaş hattında çizilen her harita, yalnızca çevre politikası olarak okunmuyor.

Çünkü bu coğrafyada çevre, deniz mekânsal planlama ve deniz yetki alanları tartışması birbirine değiyor.

Türkiye’nin Deniz Mekânsal Planlama çalışması da bu nedenle yalnızca teknik bir harita değildir.

Ankara, 16 Nisan 2025’te Türkiye’nin Deniz MekânsalPlanlama çalışmasını kamuoyuna açıkladı; Dışişleri Bakanlığı daha sonra bu çalışmanın UNESCO Hükümetlerarası Oşinografi Komisyonu nezdinde kayda geçirildiğini bildirdi. Bakanlık, bunun Türkiye’nin Karadeniz, Akdeniz ve Ege’deki deniz yetki alanlarına ilişkin resmi hukuki pozisyonlarının birlikte kayda geçirilmesi bakımından önem taşıdığını belirtti. 

Şimdi o haritanın bazı bölümlerinin sahadaki idari düzenlemelerle desteklenmesi söz konusu.

Bu, Türkiye’nin deniz politikasında önemli bir eşiktir.

Kuzey Ege de en az Fethiye-Kaş kadar önemli

Fethiye-Kaş’a bakıp Kuzey Ege’yi ikinci plana atmak da büyük hata olur.

Kuzey Ege’deki alanın bazı bölümlerinin karasularının ötesine uzanması, burayı gelecekteki kıta sahanlığı ve MEB tartışmaları bakımından önemli hale getiriyor.

Ege zaten dünyadaki en karmaşık deniz alanlarından biri.

Bir tarafta adaların statüsü.

Bir tarafta karasuları.

Bir tarafta kıta sahanlığı.

Bir tarafta MEB.

Bir tarafta egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar.

Ve bütün bunların üzerinde giderek büyüyen bir deniz mekânsal planlama yarışı.

Bu nedenle Kuzey Ege ile Fethiye-Kaş’ı iki ayrı çevre projesi olarak görmek yerine, Türkiye’nin deniz politikasının iki farklı coğrafi ayağı olarak okumak daha anlamlıdır.

Asıl büyük soru: Mavi Vatan Yasası

Şimdi gözler ister istemez bir başka başlığa çevriliyor:

Mavi Vatan Yasası.

2026 yılı içinde Türkiye’de deniz yetki alanlarına ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme hazırlığı gündeme geldi. Türk tarafı bunu denizlerdeki hak ve menfaatlerin ulusal mevzuat içerisinde daha sistematik biçimde düzenlenmesi olarak ortaya koyarken, Yunanistan’da konu doğrudan “Mavi Vatan doktrininin yasalaştırılması” şeklinde tartışıldı. 

Bu tartışmanın önemi küçümsenmemeli.

Çünkü Türkiye’nin deniz politikası şimdiye kadar büyük ölçüde diplomatik açıklamalar, BM’ye gönderilen mektuplar, haritalar, araştırma faaliyetleri ve sahadaki uygulamalar üzerinden yürütüldü.

Bir “Mavi Vatan” yasası ise bunları daha bütünlüklü bir ulusal hukuk çerçevesine oturtma iddiası taşıyabilir.

Bu nedenle Deniz Milli Parkları ile Mavi Vatan tartışmasını tamamen birbirinden koparmak doğru değildir.

Biri çevresel ve idari uygulama alanını genişletirken, diğeri denizlerdeki ulusal politikayı hukuki bir çerçeveye kavuşturma arayışının parçası olabilir.

Doğu Akdeniz’de oyun artık yalnızca haritalarla oynanmıyor

Fakat bütün bu gelişmeleri yalnızca Ankara-Atina hattında okumak da artık yeterli değil.

Çünkü Doğu Akdeniz’in jeopolitiği çok daha büyük bir dönüşüm geçiriyor.

Enerji.

Elektrik.

Kablolar.

LNG.

Doğal gaz.

Avrupa’nın enerji güvenliği.

ABD’nin bölgesel stratejisi.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru.

Ve bunların tamamını birbirine bağlayan yeni altyapılar…

5 Ağustos’ta Fransız yatırım grubu Meridiam’ın Great Sea Interconnector’a çoğunluk hissedarı olarak katılmasına ilişkin anlaşmanın imzalanması bu açıdan dikkat çekici bir gelişme oldu. Yunanistan Başbakanlığı, anlaşmanın GSI projesinin ilerlemesine yönelik önemli bir adım olduğunu duyurdu. 

Ardından ABD’de de GSI’nin stratejik önemi açık biçimde vurgulandı.

Eastern Mediterranean Gateway Act, Doğu Akdeniz’i Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru açısından stratejik bir geçiş alanı olarak ele alırken GSI’yi bölgedeki kritik enerji altyapılarından biri olarak öne çıkarıyor. Tasarı hem Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nden hem de Senato Dış İlişkiler Komitesi’nden ilerledi. 

Bunun anlamı açık:

Doğu Akdeniz artık sadece kıyıdaş ülkelerin meselesi olmaktan çıkıyor.

Washington, Paris, Brüksel, Atina, Lefkoşa ve enerji şirketleri aynı deniz coğrafyasına farklı amaçlarla bakıyor.

Ve her biri kendi bağlantısını kurmaya çalışıyor.

Kablo da jeopolitiktir, sondaj da

Doğu Akdeniz’deki yeni dönemin en önemli özelliği belki de burada yatıyor.

Eskiden deniz jeopolitiği denildiğinde akla savaş gemileri, sondaj gemileri ve petrol platformları gelirdi.

Bugün bunlara elektrik kabloları da eklendi.

Bir denizaltı elektrik kablosu yalnızca enerji taşımaz.

Bağlantı yaratır.

Bağımlılık yaratır.

Stratejik ortaklık yaratır.

Ve geçtiği deniz alanını jeopolitik açıdan değerli hale getirir.

Great Sea Interconnector bu açıdan yalnızca Yunanistan ile Kıbrıs arasında bir enerji projesi değildir.

ABD’nin de bölgesel strateji belgelerinde GSI’ye özel önem vermesi, projenin enerji altyapısından daha büyük bir anlam kazandığını gösteriyor. 

Dolayısıyla Türkiye’nin denizlerdeki adımlarını değerlendirirken artık yalnızca “hangi ülke hangi adayı savunuyor?” sorusunu sormak yetmez.

Asıl soru şudur:

Geleceğin Doğu Akdeniz’inde kim hangi altyapıyı, hangi deniz alanından geçirecek?

Cronos sahası: Enerji haritası gerçeğe dönüşüyor

28 Temmuz’da gelen başka bir gelişme ise bu tabloyu daha da somutlaştırdı.

ENI ve TotalEnergies, Güney Kıbrıs’ın Block 6 olarak adlandırdığı alandaki Cronos doğal gaz projesi için nihai yatırım kararını aldı.

ENI’nin açıklamasına göre Cronos sahasının 2028’de üretime başlaması hedefleniyor; üretimin yaklaşık 500 milyon standart fit küp/gün seviyesine ulaşması ve gazın Mısır üzerinden LNG olarak Avrupa pazarlarına yönlendirilmesi planlanıyor.

İşte burada harita ile ekonomi birleşiyor.

Bir enerji sahası keşfedildiğinde mesele yalnızca “orada gaz var mı?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Gazı kim çıkaracak?

Hangi şirket çıkaracak?

Hangi altyapıyı kullanacak?

Hangi ülkeye taşınacak?

Hangi pazara satılacak?

Ve en önemlisi:

Bu ekonomik faaliyetin gerçekleştiği deniz alanı üzerinde hangi hukuki ve siyasi iddialar bulunmaktadır?

Doğu Akdeniz’in önümüzdeki yıllarda daha fazla tartışılmasının nedeni tam da budur.

Çünkü enerji artık haritanın üzerindeki çizgileri ekonomik gerçekliğe dönüştürüyor.

Ve bütün bu denklemde KKTC nerede?

Burada Türkiye’nin deniz politikasının önemli bir parçası olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni denklemin dışında düşünmek mümkün değildir.

Hatta tam tersine, KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki varlığı Türkiye’nin bölgesel stratejisinin önemli unsurlarından biridir.

Türkiye uzun yıllardır Kıbrıs Türklerinin Ada’nın çevresindeki doğal kaynaklar üzerinde eşit ve ayrılmaz haklara sahip olduğunu savunuyor. Ankara’nın resmi yaklaşımında KKTC’nin deniz yetki alanlarına ve doğal kaynaklara ilişkin haklarının korunması, Doğu Akdeniz politikasının temel başlıklarından biri olarak yer alıyor. 

Bu nedenle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz mekânsalplanlama yaklaşımının KKTC bakımından da önemli sonuçları bulunuyor.

Çünkü KKTC’nin ekonomik ve stratejik değerini artıran en önemli unsurlardan biri, Ada’nın yalnızca kara parçasından ibaret görülmemesi.

Kıbrıs’ın etrafındaki deniz de Kıbrıs meselesinin bir parçasıdır.

Enerji kaynakları, deniz yetki alanları, elektrik bağlantıları, denizaltı kabloları ve araştırma faaliyetleri arttıkça KKTC’nin Doğu Akdeniz denklemindeki ağırlığı da Türkiye açısından daha fazla önem kazanıyor.

Türkiye’nin KKTC ile birlikte yürüttüğü deniz ve enerji politikası, Ankara’nın ifadesiyle Kıbrıs Türklerinin kaynaklar üzerindeki haklarının görünür kılınmasına hizmet ediyor. Türkiye daha önce de KKTC’nin Türk Petrollerine verdiği ruhsat sahaları çerçevesinde faaliyetlerin yürütülebileceğini açıkça ilan etmişti.

Bu nedenle KKTC’yi yalnızca Kıbrıs müzakerelerinin siyasi bir tarafı olarak değerlendirmek artık yeterli değil.

KKTC, Doğu Akdeniz’in enerji ve deniz jeopolitiğinde Türkiye açısından stratejik bir aktör olarak öne çıkıyor.

KKTC açısından yeni fırsat: Deniz yalnızca bir sınır değil, stratejik alan

Burada kritik bir başka nokta daha var.

Doğu Akdeniz’de enerji ve altyapı projeleri çoğaldıkça KKTC’nin önündeki mesele yalnızca “haklarımızı nasıl koruyacağız?” sorusuna indirgenemez.

Bir diğer soru da şudur:

KKTC bu yeni jeoekonomik düzenden nasıl pay alacak?

Enerji projeleri.

Deniz araştırmaları.

Liman altyapısı.

Denizcilik.

Balıkçılık.

Çevre koruma.

Deniz turizmi.

Bilimsel araştırma.

Ve gelecekte kurulabilecek yeni enerji bağlantıları…

Bütün bunlar KKTC’nin ekonomik kapasitesini ve Doğu Akdeniz’deki görünürlüğünü artırabilecek alanlardır.

Türkiye açısından da KKTC’nin ekonomik ve denizcilik kapasitesinin güçlendirilmesi yalnızca Kıbrıs Türk halkının refahıyla ilgili bir konu değildir.

Bu aynı zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliğini artıran bir faktördür.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Türkiye-KKTC ilişkilerinin kara ve güvenlik ekseninden daha fazla deniz, enerji, çevre, bilim ve ekonomi eksenine taşınması dikkat çekici olacaktır.

Asıl mücadele “hak iddiası” ile “hak kullanımını” birbirinden ayırabilmekte

Türkiye’nin önündeki temel mesele burada başlıyor.

Bir devlet bir alanda hak iddia edebilir.

Ama uluslararası siyasette yalnızca iddia yetmez.

Harita gerekir.

Hukuki pozisyon gerekir.

Diplomasi gerekir.

Bilimsel veri gerekir.

Araştırma gerekir.

Ekonomik faaliyet gerekir.

İdari uygulama gerekir.

Ve bütün bunların birbirini tamamlaması gerekir.

Deniz Milli Parkları bu zincirin yalnızca bir halkasıdır.

Deniz Mekânsal Planlama başka bir halkadır.

Mavi Vatan’a ilişkin yasal düzenleme başka bir halkadır.

Sismik araştırmalar başka bir halkadır.

Sondaj başka bir halkadır.

Sahil Güvenlik faaliyetleri başka bir halkadır.

Balıkçılık düzenlemeleri başka bir halkadır.

Ve KKTC ile geliştirilecek ortak deniz ve enerji politikası bu zincirin Doğu Akdeniz ayağını güçlendirebilir.

Türkiye yalnızca tepki veren değil, gündem kuran bir aktör olmalı

Bütün bu gelişmelerden çıkarılması gereken en önemli sonuç belki de budur.

Türkiye’nin deniz politikasının yalnızca başka ülkelerin attığı adımlara cevap vermek üzerine kurulması yeterli değildir.

Atina bir park ilan ettiğinde Ankara’nın park ilan etmesi.

Bir ülke bir harita yayımladığında Türkiye’nin başka bir harita yayımlaması.

Bir şirket bir sahada yatırım kararı aldığında buna diplomatik tepki verilmesi…

Bunların ötesine geçmek gerekiyor.

Türkiye’nin kendi deniz vizyonunu uzun vadeli, bilimsel ve ekonomik bir program haline getirmesi gerekiyor.

Çünkü Doğu Akdeniz’deki rekabet artık sadece “kim neyi iddia ediyor?” üzerinden yürümüyor.

Kim neyi inşa ediyor?

Asıl soru bu.

Doğu Akdeniz’de çevre de stratejidir, enerji de

Türkiye’nin Deniz Milli Parkı ilanlarını bu nedenle yalnızca bir çevre politikası olarak görmek yanlış olur.

Ama bunları yalnızca bir “Mavi Vatan hamlesi” olarak görmek de eksik olur.

Gerçek bundan daha karmaşık.

Çevre politikası var.

Uluslararası hukuk var.

Deniz mekânsal planlama var.

Enerji politikası var.

KKTC var.

Yunanistan var.

Kıbrıs meselesi var.

ABD var.

Fransa var.

İtalya var.

Avrupa’nın enerji güvenliği var.

IMEC var.

Ve bütün bunların kesiştiği bir Doğu Akdeniz var.

Türkiye’nin 16 Ağustos kararı işte bu büyük tablonun içinde okunmalı.

Şimdi sıra haritadan sahaya geçmekte

Türkiye açısından bundan sonraki aşamanın yalnızca yeni parklar ilan etmek olmadığı açık.

Özellikle Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerin bilimsel araştırmalar, deniz jeolojisi çalışmaları, sismik faaliyetler, çevre programları ve gerektiğinde enerji arama faaliyetleriyle desteklenmesi önem taşıyor.

Ancak burada da temel mesele yalnızca “daha fazla faaliyet” değildir.

Bu faaliyetlerin hukuki zemini, uluslararası iletişimi, bilimsel altyapısı ve diplomatik anlatısı aynı anda kurulmalıdır.

Çünkü 21. yüzyılın deniz rekabetinde yalnızca gemisi olan değil, gemisinin neden orada olduğunu anlatabilen devletler avantajlı olacak.

Yeni dönem: Denizler artık sessiz değil

Türkiye’nin 16 Ağustos’ta attığı adım, bu nedenle iki küçük parkın hikâyesinden çok daha büyük.

Kuzey Ege’den Fethiye-Kaş’a uzanan çizgiye baktığımızda, Türkiye’nin denizlerde giderek daha sistematik bir politika oluşturmaya çalıştığını görüyoruz.

Doğu Akdeniz’e baktığımızda ise başka bir gerçek ortaya çıkıyor:

Karşı tarafta da aynı anda yeni haritalar, yeni enerji yatırımları, yeni kablolar ve yeni uluslararası ortaklıklar kuruluyor.

Yunanistan ile Kıbrıs arasındaki elektrik bağlantısı için Fransız sermayesinin devreye girmesi, Washington’ın GSI’yi IMEC bağlantısı içerisinde stratejik altyapı olarak görmesi ve Cronos doğal gaz sahasının geliştirilmesine ilişkin nihai yatırım kararının alınması, Doğu Akdeniz’in artık geleceğin enerji ve bağlantı haritasının merkezlerinden biri haline geldiğini gösteriyor.⁠

Türkiye’nin buna vereceği cevap ise yalnızca diplomatik açıklamalardan ibaret olamaz.

Deniz Mekânsal Planlama ile başlayan süreç;

çevre politikasıyla,

bilimsel araştırmayla,

enerji stratejisiyle,

KKTC’nin deniz ve ekonomik kapasitesinin güçlendirilmesiyle,

ulusal hukukla,

uluslararası diplomasiyle

ve gerektiğinde sahadaki devlet uygulamalarıyla tamamlanmalıdır.

Çünkü artık Doğu Akdeniz’de mesele yalnızca denizin altında ne olduğu değildir.

Mesele, denizin üzerinde kimin nasıl bir gelecek kuracağıdır.

Ve görünen o ki Türkiye ile Yunanistan arasındaki rekabet de artık yalnızca adaların, karasularının veya kıta sahanlığının çizgilerinden ibaret olmayacak.

Yeni rekabetin adı;

harita, hukuk, enerji, altyapı, çevre ve fiilî uygulamanın birleştiği deniz jeopolitiği olacaktır.

16 Ağustos’ta ilan edilen iki Deniz Milli Parkı ise bu yeni dönemin belki de en görünür işaretlerinden yalnızca biridir.

Asıl hikâye bundan sonra başlayacaktır.

 

 

Paylaş
Kuzey Ege Fethiye Kaş Deniz Milli Park Deniz Ekosistemi

Editörün Kaleminden Kategorisinin En Yenileri

DEMOKRASİ HAVARİLERİNİN KIBRIS AYNASI
DEMOKRASİ HAVARİLERİNİN KIBRIS AYNASI
4 Eylül 2026 12:30
KIBRIS’TA YENİ OYUN: TÜRKİYE’Yİ KİMSE ESKİ TÜRKİYE SANMASIN
KIBRIS’TA YENİ OYUN: TÜRKİYE’Yİ KİMSE ESKİ TÜRKİYE SANMASIN
25 Ağustos 2026 13:29
Bir Kurumun Asıl Sınavı: Liyakat, Bağımsızlık ve BTK’nın Geleceği (BÖLÜM 3)
Bir Kurumun Asıl Sınavı: Liyakat, Bağımsızlık ve BTK’nın Geleceği (BÖLÜM 3)
10 Ağustos 2026 11:02
Avrupa Birliği’nin Eski Alışkanlığı: Kıbrıs’ta Taraf Olup Hakemliğe Soyunmak
Avrupa Birliği’nin Eski Alışkanlığı: Kıbrıs’ta Taraf Olup Hakemliğe Soyunmak
31 Temmuz 2026 12:29
Kıbrıs’ta Değişen Gerçeklik: Artık Eski Ezberlerin Değil, Yeni Gerçeklerin Zamanı
Kıbrıs’ta Değişen Gerçeklik: Artık Eski Ezberlerin Değil, Yeni Gerçeklerin Zamanı
30 Temmuz 2026 12:32
Bir Kurum Nasıl Doğdu? Türkiye Neden Bağımsız Bir Telekom Otoritesi Kurmak Zorunda Kaldı?
Bir Kurum Nasıl Doğdu? Türkiye Neden Bağımsız Bir Telekom Otoritesi Kurmak Zorunda Kaldı?
27 Temmuz 2026 12:11
ICT MEDİA DERGİSİ EYLÜL 2026 SAYISI YAYINDA!
Dergi

ICT MEDİA DERGİSİ EYLÜL 2026 SAYISI YAYINDA!

Copyright © 2022. All Rights Reserved. ICT Media

Webmail

play store app store

Bu websitesi Odeaweb sunucularında barındırılmaktadır.