Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca bir ziyareti göstermez.
Bir mesaj verir.
Bir niyeti ele verir.
Hatta bazen bir sonraki hamlenin ipuçlarını taşır.
Bugün Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye baktığımızda karşımıza çıkan tablo tam da böyle.
Bir tarafta İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Güney Kıbrıs ziyareti…
Diğer tarafta Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in Türkiye kıyılarına yalnızca birkaç kilometre mesafedeki Meis’e çıkışı…
Zamanlama dikkat çekici.
Gelişmeler birbirinden bağımsız görülebilir.
Ama aynı haritanın üzerine koyduğunuzda ortaya başka bir görüntü çıkıyor:
Türkiye’nin karşısında yeni bir siyasi ve güvenlik denklemi oluşturma çabası.
Peki bu oyunun sonunda kim kazanacak?
Belki de asıl sorulması gereken soru bu.
Çünkü Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye’yi sıkıştırdıklarını düşünürken, farkında olmadan kendi hareket alanlarını daraltıyor olabilirler.
MEİS: KÜÇÜK ADA, BÜYÜK HESAP
Meis küçük bir ada.
Ama Atina’nın siyasi söyleminde taşıdığı anlam, haritadaki büyüklüğünden çok daha fazla.
Türkiye kıyılarının hemen karşısındaki bu küçücük ada, yıllardır Ege ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik, deniz yetki alanları ve güvenlik tartışmalarının sembollerinden biri haline getiriliyor.
Şimdi Miçotakis’in Meis’e giderek Türkiye’ye yönelik sert mesajlar vermesi ve adadaki askerî-güvenlik varlığını destekleyen ekonomik teşviklerden söz etmesi, sıradan bir yerleşim politikası olarak mı okunmalı?
Elbette Atina bunun bir nüfus politikası olduğunu söyleyebilir.
Fakat mesele yalnızca kaç kişinin adaya yerleşeceği değildir.
Mesele, Türkiye’nin hemen karşısındaki bir adanın hangi siyasi ve askerî amaçlarla tahkim edildiğidir.
Askerî personeli teşvik etmek…
Güvenlik görevlilerine ekonomik avantajlar sağlamak…
Adaya yerleşecek ailelere ilave destekler vermek…
Bunların hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya yalnızca ekonomik bir teşvik programı çıkmıyor.
Ortada aynı zamanda güçlü bir jeopolitik mesaj var.
Ve Ankara’nın bu mesajı görmezden gelmesi beklenemez.
PARİS ANTLAŞMASI’NIN GÖLGESİ
Burada tartışmanın merkezine 1947 Paris Barış Antlaşması geliyor.
Antlaşmanın 14. maddesi On İki Ada’nın Yunanistan’a devrini düzenlerken adaların gayri askerî statüsüne ilişkin hükümler de getiriyor.
Türkiye yıllardır bu statünün ihlal edildiğini savunuyor.
Yunanistan ise farklı bir hukuki yaklaşım ortaya koyuyor ve özellikle Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmamasını öne çıkarıyor.
İşte tam da burada mesele siyasi sloganlardan çıkıp uluslararası hukuk zeminine taşınıyor.
Çünkü sorulması gereken soru basit:
Bir antlaşmanın öngördüğü statü, taraflardan birinin tek taraflı uygulamalarıyla değiştirilebilir mi?
Eğer Yunanistan “güvenliğimi sağlamak zorundayım” diyorsa, Türkiye de aynı coğrafyada kendi güvenlik kaygılarını dile getirebilir.
Eğer Atina kendi güvenlik gerekçelerini meşru görüyorsa, Ankara’nın güvenlik gerekçelerini yok saymasını kim bekleyebilir?
İşte Yunanistan’ın karşı karşıya olduğu temel çelişki burada.
Kendisi güvenlik dediğinde haklı; Türkiye güvenlik dediğinde tehdit!
Bu yaklaşım ne iyi komşuluk ilişkilerine hizmet eder ne de kalıcı bölgesel istikrara.
ANTLAŞMALAR İŞİNE GELDİĞİ ZAMAN HATIRLANMAZ
Uluslararası hukuk bir menü değildir.
İşinize gelen maddeleri seçip, işinize gelmeyenleri görmezden gelemezsiniz.
Bir ülke bir antlaşmaya dayanarak egemenlik iddiasında bulunuyorsa, aynı antlaşmanın getirdiği yükümlülükleri de yerine getirmek zorundadır.
İşte Meis tartışmasının can alıcı noktası budur.
Yunanistan, adanın egemenliğini tartışılmaz göstermek istiyor.
Türkiye ise adanın statüsüne ilişkin yükümlülüklerin yerine getirilmediğini ileri sürüyor.
O halde çözüm bellidir:
Slogan değil, belge.
Tehdit değil, hukuk.
Propaganda değil, antlaşma metni.
Çünkü uluslararası hukukta “ben yaptım, oldu” anlayışı uzun vadede kimseye güvenli bir liman sağlamaz.
KARAADA VE FENER ADASI: KÜÇÜK KAYALIKLAR, BÜYÜK SORULAR
Meis’in hemen çevresindeki Karaada ve Fener Adası tartışması da işin başka bir boyutunu oluşturuyor.
Türkiye’nin tezine göre bu adaların Yunanistan’a devredildiğini açıkça ortaya koyan geçerli bir uluslararası antlaşma bulunmuyor.
1932 tarihli düzenlemelerin hukuki niteliği ve egemenlik bakımından doğurduğu sonuçlar da taraflar arasında tartışmalı.
İşte bu nedenle Ankara’nın yapması gereken şey, bu konuyu sloganlaştırmak değil; bütün belgeleri ortaya koyarak uluslararası platformlarda sistematik biçimde tartışmaya açmak.
Çünkü bazen bir ülkenin en güçlü cevabı, en yüksek sesle bağırması değil, önüne kalın bir dosya koymasıdır.
Atina’nın da asıl çekinmesi gereken şey budur.
Çünkü bir kez bütün belgeler masaya geldiğinde, yıllardır “tartışılmaz gerçek” diye sunulan pek çok iddianın yeniden sorgulanması kaçınılmaz hale gelebilir.
LEFKOŞA’DA BAŞKA, MEİS’TE BAŞKA BİR FOTOĞRAF
Şimdi Güney Kıbrıs’a dönelim.
Herzog’un Lefkoşa ziyareti…
İsrail-Güney Kıbrıs ilişkilerinin giderek güçlenmesi…
Yunanistan’ın İsrail’le yakınlaşması…
Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik hesapları…
Bütün bunlar tek başına değerlendirildiğinde farklı diplomatik başlıklar olabilir.
Ama aynı bölgesel tablo içerisinde değerlendirdiğinizde ortak bir eksen görülüyor:
Türkiye’nin dışında bırakıldığı bir Doğu Akdeniz denklemi oluşturma arayışı.
İşte burada Atina ve Lefkoşa’nın yaptığı stratejik hata başlıyor.
Türkiye’yi dışarıda bırakarak Doğu Akdeniz’i düzenleyebileceklerini sanıyorlar.
Oysa Türkiye’nin bölgedeki varlığı, bir diplomatik davetiyeyle ortadan kaldırılabilecek bir gerçeklik değil.
DIŞARIDAN CESARET ALMAK, İÇERİDE GÜÇLÜ OLMAK DEĞİLDİR
Daha da önemlisi şu:
Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a cesaret veren devletler, bu iki aktörün kendilerine duyduğu güveni ne kadar taşıyabilir?
Bir ülkeye diplomatik destek vermek kolaydır.
Silah satmak kolaydır.
Ortak tatbikat yapmak kolaydır.
Fotoğraf çektirmek kolaydır.
Zor olan, kriz büyüdüğünde ortaya çıkacak sonuçların sorumluluğunu üstlenmektir.
Çünkü Yunanistan ile Türkiye arasındaki bir gerilim, yalnızca iki ülkenin problemi olarak kalmayabilir.
NATO’nun güneydoğu kanadını etkiler.
Doğu Akdeniz’deki enerji projelerini etkiler.
Avrupa’nın güvenliğini etkiler.
Göç dengelerini etkiler.
Bölgesel istikrarı etkiler.
Dolayısıyla dışarıdan verilen her “cesaret”, aslında bir gün çok daha ağır bir stratejik faturaya dönüşebilir.
YUNANİSTAN’IN EN BÜYÜK YANILGISI
Atina’nın en büyük yanılgısı, Türkiye’nin her adımını yalnızca kısa vadeli siyasi reflekslerle değerlendirmesi olabilir.
Türkiye her provokasyona aynı tonda cevap vermeyebilir.
Her açıklamaya açıklamayla karşılık vermeyebilir.
Her ziyareti kriz konusu yapmayabilir.
Fakat bu, Ankara’nın gelişmeleri izlemediği anlamına gelmez.
Devletler bazen bağırmaz.
Dosya hazırlar.
Bazen kameraların önünde sert konuşmaz.
Diplomatik kanallarda pozisyon oluşturur.
Bazen günü kurtarmaya çalışmaz.
Yıllar sonrasını hesaplar.
Yunanistan’ın bugün attığı her adımın yarın uluslararası hukuk masasında karşısına çıkabilecek bir sonucu olabilir.
İşte asıl tehlike burada.
RUM YÖNETİMİ DE AYNI TUZAĞA DOĞRU İLERLİYOR
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi açısından durum daha da hassas.
Çünkü Rum yönetimi Türkiye’yi dışarıda bırakan her yeni ittifakla kendisini güçlendirdiğini düşünürken, aslında Kıbrıs sorununun çözüm alanını daha da daraltabilir.
Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yok saymak…
Kıbrıs Türklerinin varlığını ikinci plana itmek…
Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmak…
Bunlar kısa vadede diplomatik kazanım gibi görülebilir.
Fakat uzun vadede başka bir sonuç doğurabilir:
Ada’daki bölünmüşlüğün daha da kalıcı hale gelmesi.
Peki bunun kazananı kim?
Yunanistan mı?
Rum yönetimi mi?
Kıbrıs Türkleri mi?
Türkiye mi?
Hayır.
Kazanan, yalnızca çözümsüzlükten beslenen güçler olur.
MEİS’TE GÖSTERİ, ANKARA’DA DOSYA
Miçotakis Meis’e gidebilir.
İstediği açıklamayı yapabilir.
İstediği fotoğrafı verebilir.
Yunanistan kendi egemenlik tezini istediği kadar yüksek sesle savunabilir.
Ama bir siyasi gösteri, uluslararası hukukta otomatik olarak hak yaratmaz.
Aynı şekilde Türkiye’nin itirazı da yalnızca siyasi söylem düzeyinde kalmamalıdır.
Türkiye’nin yapması gereken açıktır:
Meis’in askerî statüsüne ilişkin itirazlarını, Karaada ve Fener Adası’nın statüsüne ilişkin tezlerini ve Ege’deki diğer hukuki meseleleri belge temelli, sistematik ve kararlı biçimde uluslararası platformlara taşımak.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan şey slogan savaşı değil.
Hukuk savaşıdır.
BU OYUNUN SONUNDA KİM KAYBEDECEK?
Yunanistan bugün kendisini kazanan tarafta görüyor olabilir.
Güney Kıbrıs da öyle.
Onlara destek veren bazı devletler de…
Fakat jeopolitikte önemli olan bugünkü fotoğraf değildir.
Önemli olan yarının fotoğrafıdır.
Bugün Türkiye’yi çevrelediğini düşünen bir ittifak, yarın Türkiye’nin daha güçlü bir diplomatik, ekonomik ve güvenlik stratejisi geliştirmesine yol açabilir.
Bugün Meis’te kurulan askerî ve siyasi yapı, yarın Yunanistan’ın uluslararası hukukta cevaplamak zorunda kalacağı soruları çoğaltabilir.
Bugün Lefkoşa’da kurulan yeni ittifaklar, yarın Kıbrıs’taki çözüm ihtimalini daha da zorlaştırabilir.
Ve bugün dışarıdan verilen destek, yarın o desteği veren devletlerin de taşımak zorunda kalacağı bir krize dönüşebilir.
İşte gerçek tehlike budur.
MEYDAN OKUYAN DEĞİL, TARİHİ OKUYAN KAZANIR
Yunanistan’a da Rum yönetimine de onları bu yönde teşvik edenlere de söylenecek söz aslında çok açık:
Türkiye’nin hemen karşısındaki adaları birer siyasi gösteri sahnesine dönüştürerek Türkiye’ye yeni bir gerçeklik kabul ettiremezsiniz.
Türkiye’yi dışarıda bırakarak Doğu Akdeniz’de kalıcı bir düzen kuramazsınız.
Antlaşmaları yalnızca işinize geldiğinde hatırlayarak uluslararası hukuka güven inşa edemezsiniz.
Ve en önemlisi…
Bir ülkeye karşı kurduğunuz her ittifakın, o ülkenin karşı hamlesini de doğuracağını unutmamalısınız.
Meis’te atılan her adımın Ankara’da bir karşılığı vardır.
Lefkoşa’da çekilen her fotoğrafın bölgede bir yankısı vardır.
Doğu Akdeniz’de kurulan her denklem, Türkiye’nin de kendi denklemine vereceği cevabı beraberinde getirir.
Bu nedenle Yunanistan ve Rum yönetiminin önündeki asıl soru şudur:
Türkiye’ye meydan okumak gerçekten güç mü, yoksa kendi elleriyle daha büyük bir sorunun kapısını açmak mı?
Belki bugün bunu bir zafer olarak görüyor olabilirler.
Ama tarih bazen çok acımasızdır.
Çünkü tarih, kimin daha yüksek sesle konuştuğunu değil, kimin attığı adımların sonuçlarını doğru hesapladığını yazar.
Ve bazen en büyük stratejik hata, rakibinizi köşeye sıkıştırdığınızı sanırken, kendi çıkış yollarınızı kapatmaktır.
Meis’te başlayan gösteri, yarın Yunanistan’ın önüne bir hukuk dosyası olarak gelebilir.
Lefkoşa’da kurulan ittifak, yarın Kıbrıs’ın çözümünü daha da zorlaştırabilir.
Dışarıdan verilen cesaret, yarın ödenmesi gereken bir faturaya dönüşebilir.
